sEVGİ...mEVLANADAN...

3/11/2009 · Kategori: Ben Okudum

"...benim meşrebim zordur...
Toprağım kıraç yerden alınmıştır, her bitki büyümez üzerimde,
suyum ekşimiş şarap gibi tatsızdır,
soluğum yalçın kayaları parçalayan rüzgarlar gibi delidir...

Umuttan çok kuşku vardır yüreğimde, hoşgörüden çok öfke vardır,
nedensiz düşmanlık gütmesem de, olur olmaz şeye sevgi beslemem ben...
Haktan yanayımdır ve de hakikatten.
Bu yüzden sevginin hak edenin hakkı olduğuna inanırım...
Hak etmeyene sunulmayacak kadar değerlidir sevgi..."


Mevlana

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

hAMLETTEN...

28/10/2009 · Kategori: Ben Okudum


İnanıyorum söylediğini candan söylediğine, ama bugünkü karar yarın bozulur çok kez. Hafızanın kulu olmaz kararımız, çabuk doğduğu için büyümeden ölür, nasıl ki ham meyve dalında durur da, oldu mu kendiliğinden düşüverir yere. Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak. Tutku bitti mi, istem de biter gider, ateşli sevinçler de kederler de yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte. Sevincin en coştuğu yerde dert en çok yerinir, bir dokunmada dert sevince döner, sevinç dertlenir. Madem bu dünya bile yok olacak bir gün sevginin bitmesine insan neden üzülsün? Sevgi mi kaderi kovalar, kader mi sevgiyi? Daha kimseler çözmedi bu bilmeceyi. Düşen büyük adamı en sevdiği unutur, yükselen züğürde düşmanları dost olur. Sevgi talihin peşindedir diyecek insan bunca dost görünce büyüklere kul kurban! Başı darda olan dayanak aramayagörsün, sözde dost düşman kesilir bütün. Ama ilk düşünceme döneyim yine isteklerimiz öyle çatışır ki kaderimizle bütün kurduklarımız yıkılır gider, düşünceler bizim, olaylar bizim değiller. Sen yine bir daha evlenmeyeceğine inan, inancın değişir kocan öldüğü zaman.”

Hamlet, William Shakespeare.



Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

iNSAN iŞTAHLI iNSAN

20/10/2009 · Kategori: Ben Okudum

   Zaman zaman hepimizin yaptığımız bir iş ile ilgili neden olmuyor? Neden başaramıyorum ? sorusuna çok güzel bir cevap Melih Arat’ ın bu yazısı ;  )  Eskilerin dediği gibi bir koltukta iki karpuz taşınmadığını çok güzel örneklemiş : ) 

 

Nurhan'ın ailesi, Nurhan'ın bütün becerilerinin ortaya çıkmasını istiyordu. İlkokul ikinci sınıfta Nurhan'ı bir mandolin kursuna gönderdiler. Nurhan mandolin ile ikinci ayın sonunda ünlü "Love Story" filminin şarkısını çalabiliyordu. Ailesi Nurhan'ın bu performansına hayran olmuştu. Annesi bir arkadaşını ziyaret ettiğinde, arkadaşının kızının kendi kategorisinde yüzme madalyası aldığını öğrendi. Eşiyle görüşerek Nurhan'ı da bir yüzme programına yazdırdı. Üç ay sonra Nurhan küçük bir yarışmada ikinci oldu. Annesi-babası yine çok mutluydu. Bu arada babası bir dergide evde bir hayvan beslemenin çocuklarda sosyal becerileri geliştirdiğini okudu. Nurhan ile evcil hayvanların satıldığı bir dükkana gittiler; Nurhan'a beğendiği bir köpeği aldılar. Ona "Köpük" adını verdiler. İlk başta Köpük'e bakmak çok zor oldu. Çünkü hayvana evde nereye dışkılayacağını öğretemediler. Köpük bir insan gibi sözden anlamıyordu. Bir gün evdeki halıya katı dışkısını yapınca, annesi babasına "Bu hayvanı getirmesini bildiğin gibi, pisliğini temizlemesini de biliyor olmalısın." dedi. Babası da Nurhan'a "Kızım, Köpük'ü senin sorumluluk duygunu geliştirmesi için aldık; sen temizlemelisin." dedi. Nurhan, hiç sitem etmeden halıyı temizlemeye başladı.

Nurhan, her sabah erkenden ve akşamda okuldan gelince köpeği gezdiriyordu. Ancak köpeği gezdirmek için sabah oldukça erken kalkıyordu. Aksi takdirde okula yetişemiyordu. Bu arada mandolin çalışması gerekiyordu. Öğretmeni bir sürü ödev veriyordu. Her gün yarım saat çalışması gerekiyordu. Nurhan çok çalışkandı ve ödevini yapmak için çok çabalıyordu. Bu arada hem okulun derslerini yetiştirmek, hem mandolin çalışmak, hem de köpeği gezdirmek Nurhan'ın tüm zamanını alıyordu. Hafta sonu da yüzmeye gidiyordu. Derken okuldan bir yazı geldi. Okulda hafta sonu öğleden sonraları, küçük bir ücret karşılığı takviye ders verilecekti. Nurhan'ın anne-babası da "Aman kızımız geri kalmasın" diyerek bu derslere de kayıt yaptırdılar. Böylece Cumartesi sabahları, Nurhan önce köpeği gezdiriyor, ardından yüzmeye gidiyor; sonra da okulun takviye derslerine gidiyordu; dönünce de köpeğini gezdiriyordu.

İlkokul dördüncü sınıfa geldiğinde sınıf arkadaşlarından bir tanesi olan Mahir, kendi şehirlerinde satranç şampiyonu olmuştu. Mahir'in başarısı tüm okulda konuşuluyordu. Bütün sınıf arkadaşları, Mahir ile aynı sınıfta olmaktan gurur duyuyordu. Nurhan, Mahir'in en az kendisi kadar meşgul olduğunu biliyordu. Kendisi de çok meşguldü ama ne müzikte kayda değer bir başarısı vardı. Ne de yüzme de şehir çapında bir başarı elde etmişti. Köpük'e de yeterince zaman ayıramıyordu. Onu her sabah ve akşam gezdiriyordu; ama evdeyken müzikle uğraştığı için ya da ders çalıştığı için onunla tam ilgilenemiyordu. Bir teneffüste Mahir'in yanına gitti ve satrançtaki başarısının sırrını sordu. Mahir de "Basit bir numaram var. Yaptığım işe bir hayvan gibi yaklaşıyorum." dedi. Nurhan bu cevaba çok şaşırdı, "nasıl yani?" dedi.

"Çok basit. Hayvanların bir numarası vardır. İki tane değil. Örneğin, kaplumbağanın evi sırtındadır. Köpekler çok iyi koku alır. Baykuşlar gece görebilirler. Yarasalar sonar sistemiyle ilerler. Çitalar çok hızlıdır. Kaplanlarda çok yırtıcıdır. Zürafaların boyu da çok uzun. Filler çok büyüktür. Ama bu saydıklarımın hiçbiri iki işi aynı anda yapmazlar. Örneğin Baykuş hem gece görüp hem de yılan gibi sokmaz. Filler çok büyüktür ama Çitalar gibi hızlı koşmazlar. Kaplumbağaların evi sırtındadır ama köpekbalığı gibi yırtıcı dişleri yoktur. Köpekler çok iyi koku alır; ama kirpi gibi dikenleri yoktur."

"Bütün bunların senin satranç başarınla ne ilgisi var?"

"Ben bir tek satrançla uğraşıyorum. Babam bana tenis de oynamamı önerdi; aynı zamanda ata binmemi de ve bir yabancı dil kursuna gitmemi de. Ekonomik durumumuz da bütün bu kursları karşılamaya müsait. Açıkçası benim de ilgimi çeken konularda kurslardı bunlar. Ama hayvanları başarılı kılan tek bir iş yapmaları. Ben de tek bir işe kafayı takarsam, bunda başarılı olabileceğime inandım. İlkokul birinci sınıftan beri satranç oynuyorum. Oyunu zevkle oynuyorum ve daha uzun yıllar, belki de dünya şampiyonu oluncaya kadar sürdürmeyi düşünüyorum. Ama eğer ikinci bir işe elimi atsam başarısız olurdum. Başarılı olmak için komik ama hayvan gibi davranmak lazım. İnsan gibi olunca çok cephede savaşıp kaybediyoruz. Hani konudan konuya atlayanlara derler ya 'Maymun iştahlı', bu söz gerçeği yansıtmıyor; asıl 'insan iştahlı' demek lazım. Çünkü sıradan bir insan odaklanmayı bilmiyor."

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

" çABUK sIKILMAK"

19/10/2009 · Kategori: Ben Okudum


Annesi çay demliyor, bardağa koyuyor, sessizce masasına bırakıyor. "Yok daha neler, yirmi yaşındaki kızına çay servisi mi yapacak?" demeyip şimdi sıkı duralım. Bir de şekerini karıştırıyor. Yeter ki kızı ders çalışsın, okulunu bitirsin, iş sahibi olsun.

Elini sıcak sudan soğuk suya vurmuyor. Annesi vurdurmuyor. Hâlâ bir çorba karıştırmayı bilmiyor. Yatağını nadiren zahmet edip topluyor, çoğunlukla da annesi. Odasını annesi silip süpürüyor. Üniversite üçüncü sınıfa devam edecek. Edemiyor. Alttaki derslerin yarısından fazlası duruyor. "Derslerini de annen çalışsa da rahat etsen" diye takılıyorum. "Valla ne güzel olurdu" diyor. Ciddi mi?

O, bir "bitmemiş işler koleksiyoncusu." Bir ara gitar çalmaya merak salmış. Yalvar yakar babasına gitar aldırmış. Sadece dört ders almış. Beşincisinde hoca moca istememiş. Bir ara resim kurslarına gitmiş. Topu topu üç kez. Sonra İngilizce kursuna yazılmış. Tam hatırlamıyor, galiba yedi ya da sekiz kereden sonra ona da havlu atmış.

"Başka?"

"Sıkıştırmayın beni, utanıyorum söylemeye... Tamam, bir de ..."

Öylesine rahatına düşkün ki, bıraksalar da bir iş yapmadan oturduğu yerde otursa. Terlemese, yorulmasa, hastalanmasa, yürümese, otobüs yolculuğu yapmasa, annesi "Evde şu bu kalmadı kızım, bir koşu markete git" demese, güneş daraltmasa, hocalar ödev vermese.

Tamam, biraz abarttım, bu kadar da değil ama buna yakın bir rahatlık arzuluyor. Zahmetsiz, külfetsiz bir hayat. O otursa, her şey ayağına gelse. Herkes annesi gibi olsa keşke. Herkes annesi gibi değil. Hayat hiç değil. Üniversitedeki hocaları hiç mi hiç değil.

"Benim sorunum her şeyden çabuk sıkılmam" diyor.

Hayır, onun sorunu her şeyden çabuk sıkılması değil. Hepimiz bir iş yaparken çabucak sıkılabiliriz.

"Gitar çalmayı öğrenmekten nasıl vazgeçtiğini biraz daha ayrıntılı anlatır mısın?"

"Ayrıntılı ne anlatabilirim ki! Hocanın verdiği ödevleri çalışırken sıkılıyordum."

"Ee, sıkılabilirsin, ne var ki sıkılmakta?"

Yüzüme bakıyor. Ciddi miyim diye. Gayet ciddiyim. Sıkılmakta ne var!

"Öğrenmeye karar verirken neler hayal etmiştin?"

"Çok zevk alacağımı düşünmüştüm. İlk başlarda öyleydi de. Gitarın tellerine dokunmak inanılmaz keyifliydi. İlk iki dersten sonra zorlanmaya başladım. Hocanın istediği gibi çalamıyordum. Defalarca denemem gerekiyordu. Zevk vermiyordu çalışmak. Ben zevk almadan bir şeyi yapamam. İnanılmaz sıkıldım, ben de bıraktım."

"Sence çabuk sıkıldığın için mi vazgeçtin öğrenmekten?"

"Öyle değil mi?"

Öyle değil.

Bir işe yelteniriz. Faaliyet zevk verir. Bazen de sıkıntı. İlerlemenin, gelişmenin bedeli vardır: külfet ve zahmet. Defalarca denemek zorunda olabiliriz yapacağımız işi. Her denemenin bedeli de içimize dolup taşan sıkıntı hissidir. Sıkıntı hissini düşman belleyenler bunu engel olarak görüp yılgınlığa düşerler. Sorun çabuk sıkılmak değil, sıkıntı hissini yaşamamalıyım diye yapılan işten vazgeçmektir.

Bazen de uzun vadeli bir işe koyulup kolları sıvamaya kalktığımızda bazı zevklerimizden fedakârlık etmek zorundayızdır. Üniversite sınavına girecek öğrencilerin daha az film seyretmesi, arkadaşlarıyla daha az buluşup sohbet etmesi gibi. İşe koyulduğumuzda içimiz içimizi yer. İşin başından kalkıp televizyonu açar bir filme takılır, internet başında saatlerce vakit öldürürüz. Çünkü televizyon ve internet bizden enerji talep etmez. Dünyanın en kolay yapılan eylemlerindendir her ikisi de.

Oysa bir kitabın başına otururuz. Kitap bizi zorlar. Anlamak zahmetlidir. Düşündürür. Enerji sarf ettirir. Anlamadığımız yerleri bir kere, bir kere daha okumak zorunda kalırız. Hafakanlar basmaya başlar. Oflarız puflarız. Kitabın kapağını kapatmak an meselesidir. Sıkıntı hissini yaşamaktan kaçınanlar ya uykuya dalar ya da yeniden televizyon veya internet başına çöker.

Hâlbuki birçok işte işin sonunda zevk alırız. Bir ev hanımı evini silip süpürürken hiç de zevk almayabilir. Lakin evi tertemiz yapıp şöyle karşıdan bir evine bakınca aldığı zevki neyle ölçebiliriz. Bir romanı yazarken sıkıntıdan patlayan bir yazar, ancak yazmayı bitirip de romanını kitapçı raflarında gördüğünde ücretini-hazzını alabilir (genelde öyle olur). Bu biraz dünya-ahiret denklemine benzer. Burada çalışır, orada ücret alırız. Dünyadaki ücretlerin bazıları, belki de çoğu, işin sonunda verilir.

Bir işin sonunu getirmek sabır gerektirir. En çok da sıkıntı yaşamaya sabır. Tamam, eğlenceli aktivitelere de ihtiyacımız vardır. Ama yaptığımız işlerin bize anında zevk ve haz sunma zorunluluğu yoktur.

Çalışırken "anında" ücret talep edenler yarı yolda kalmazlar, sıkça yarı yoldan dönerler. Oysa bu daha zahmetli değil midir?

Mustafa Ulusoy


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

" çİÇEK gİBİ kOCA "

15/10/2009 · Kategori: Ben Okudum


Eşiniz size üzüldüğü bir şeyleri anlatırken, "takma kafanı…
Üzülmeye değmez…" gibi sözler sarf etmeyin
. Bunun yerine aslında aynı
anlama gelecek; ama eşinizin duygusal dünyasına daha iyi oturan ve onu
anladığınızı daha iyi gösteren şu ifadeyi kullanın. "Seni anlıyorum.
Kim bilir ne kadar üzülmüşsündür o anda.
Senin yerinde kim olsa
üzülürdü… hay Allah ben de çok üzüldüm. Umarım/inşallah işler yoluna
girer. Canım karıcığım benim, üzülme ne olur, seni üzgün görmeye
dayanamıyorum."

Kadınların son dönemlerde, eşlerinin eve bir buket çiçekle
gelmesine takmalarının temel nedeni; -bence- eşlerin "çiçek gibi
kocalar" olmamasından kaynaklanıyor.
Anadolu'da bir tabir vardır.
"Buğday ekmeğin yoksa buğday dilin de mi yok!" diye. Ağzından güzel
sözler çıkan, konuştuğunda kelimeleriyle ortama sıcacık duygular salan
beyler olsanız, zaten çiçekçileri zengin etmenize gerek kalmaz ki!
Ama
sözler diken gibi olunca, sizler –belki de haklı olarak günün yoğun
stresi ve yorgunluğuyla eve gelip- ortalıkta asık suratla
gezdiğinizde, bayanlarda ilişkiyi yumuşatacak ve kendilerini iyi
hissedecek "dış nesnelere" ihtiyaç hissetmeye başlıyorlar. Çiçek gibi…
Mücevher gibi… Hediye gibi… Oysa annemle babamdan biliyorum. Çok iyi
anlaşıyorlar. Babamı hayatım boyunca bir kez bile anneme çiçek
almışken görmedim. Ne çiçeği? Hediye bile almadı! Ama o kadar çok
iltifat edip o kadar çok şımartıyor(!) ki… Anneme sorsanız, "Evlilikte
çiçek?"… "Çok gereksiz" diye cevap verir. Çiçek gibi kocası var
zaten…!

Bazı konu ve sorunları eşlerinizle paylaşmıyorsanız…
Paylaşamıyorsanız… Anlatamıyorsanız… Anlatma lüzumu görmüyorsanız…
Anlatıp da ne yapacağım canım ne gerek var diyorsanız… vs. her şeye
rağmen bu durumu eşinizin anlamasını sağlayın. En kötü şartlarda tatlı
diliniz devreye girsin. "Sen ne kadar güzel anlatıyorsun her şeyi
. Ben
senin gibi aklımda tutamıyorum/anlatamıyorum/anlatmayı beceremiyorum.
Demek ki bu da bayanlara özgü bir yetenek! Ee biz erkeklere
benzemiyorsunuz bu konuda." Gibi bir konuşma, eşinizi oldukça
yumuşatacak ve sizin ondan bir şeyler gizlediğiniz duygusundan
sıyrılmasına neden olacaktır.

· Sofradan kalkarken mümkün olduğunca "Eline sağlık… Teşekkür
ederim karıcığım…" gibi sözler söylemeyi ihmal etmeyin.

· Dolaptan temiz gömlek aldığınızda, evin temizlendiğini
gördüğünüzde onları onura edin. Zaten her zaman yaptıkları iş ve bir
yerden sonra angaryaya dönüyor.
Birileri teşekkür edip, yapılan işi
tebrik edince inanılmaz derecede mutlu oluyorlar. Ee bence bu kadarcık
desteği de hak ediyorlar.

 

Mehtap Kayaoğlu

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

« Önceki ::